İstanbul da Yetmedi Bu Kıza

“Şimdi Ben Buraya Neden Çıktım” başlıklı yazının devam niteliğinde olan bu yazıya hoşgeldiniz. Başlık olarak;  “Biz Yeni Zelanda’ya taşınacağız” diye aradığımda annemin bana verdiği tepkiyi seçtim “Oy oy İstanbul da yetmedi bu kıza”.

Özgür ruh, asi kız, oo çılgın ya denilebilecek bir tip değildim, değilim de. Zaten “yetmemesi”  İstanbul’un özgür ruha dar gelmesi değil, İstanbul’daki yaşam biçimine ayak uyduracağım derken gayet standart olan ruhuma ve bedenime işkence etmem, ayak uydurmamayı seçtiğim zamanlarda ise kendimi oraya ait hissetmemekle gelen yabancılaşmanın beni hunharca uzaklaşmaya itmesi. Yaşananların üzerinden biraz geçerek konuyu biraz daha açayım.

Üniversite yıllarını “İstanbul iyi de, ben bu bölümde ne yapıyorum ya” diyerek geçirdim. Yani yaptığım tek doğru tercih İstanbul’da okumayı seçmekti. Tabi o yıllarda devlet yurdunda yaşadığım için İstanbul benim için sadece gezilecek, görülecek ve zaman zaman türlü maceralar yaşanacak bir şehirdi.

Gerek maddi nedenlerden gerek yeterli cesareti toplayamamaktan bölümü bırakamadım. Mezun olmaya bir sene kalmışken nasıl olduğunu şuan net hatırlayamadığım şekilde iş analisti olmaya karar verdim. Hah! şimdi hatırladım: aranan bir meslek zaten, senin bölümündekilerin %60’ı iş analisti oluyor ve hemen iş bulabilirsin böylece tekrar aile evine dönmene gerek kalmadan kendi yaşantını kurabilirsin.

İnternette okuduklarım haricinde iş ve kariyer yolu hakkında zerre fikrim olmadan baya bildiğin direterek hatta test mühendisi olarak girdiğim işten yok ben iş analisti olacağım diye istifa ederek iş analisti oldum. Fatih’teki devlet yurdundan ayrılıp Beşiktaş’ın göbeğinde yaşamaya başladım. Sonra gerçek İstanbul kendini bana yavaş yavaş tanıtmaya başladı. İstanbul şehirden öte yaşam tarzıydı ve ben bu şehrin sunduğu her şeyi istiyordum. Bu tüketim süreci yaklaşık 2,5 yıl sürdü. Zaten batmak üzere olan bir şirketin IT’sinde çalışıyordum beni  gecenin bir saati daraltacak sorumluluklarım olmuyordu. “Oo tamam, daha fazla takılabilirim” mantığıyla haftasonuyla beraber 5 günümü dışarda geçiyor; katılabileceğim tüm etkinliklere,kurslara katılıp; tanışabileceğim tüm insanlarla tanışıyordum. Genelde eve gece gelip sonra da sabah zorla kalkıp işe gidiyor; işe odaklandığım anlar hariç kafam sürekli başka yerlerde oluyordu: ya o gün tanıştığım insanlarda ya bu akşam şuraya mı gitsem acabada ya da daha başka ne yapabilirimdeydi. Çünkü sosyal  olup bu şehri gerçek anlamda “yaşamalıydım”. Bu yaşam tarzı artık takıntı haline gelmişti hatta böyle yaşamayanları “abi siz bu şehirde ne yapıyorsunuz o zaman” diyerek “asosyal” olarak yaftalıyordum. “Gerçek Kesit” gibi anlatmışım şimdi farkediyorum . Maktül 24 yaşında sosyal olacağım derken ruhunu parçalara bölerek öldü.  ( Fonda  “tık şırık tık” daktilo sesi 😀 ) Şaka bir yana tam da öyle oldu bir zaman sonra kendime yabancılaştım çünkü samimiyetimi yitirdim, herkesle arkadaş herkesle iyiydim, kariyerimde daha bir arpa boyu yol almamışken insanlara gezilecek yerler, gidilecek aktiviteler tavsiye edip “İstanbul’da yapılacaklar-yaşanacaklar” gurusu ilan etmiştim kendimi. Halbuki bir halt olduğum da yoktu. Çünkü İstanbul’da yaşamanın sosyallik+kariyer+özel hayat+kişisel gelişim=1 şeklinde bir denklemi vardı ve ben sadece sosyallik değişkenine kasıp diğerlerinden çalıyordum. Bu diğer tüm konularda yetersiz hatta özgüvensiz hissetmeme sebebiyet vermişti.

Sonuç olarak bu 2,5 yılın ardından, kurumsal bir şirkete girip kariyere, özel hayata ve kişisel gelişime odaklanmaya karar verdim. Çünkü eksiklik, ilerleyememe hissi beni aşırı bunaltıyordu. Kendi çapımda yeni birşeyler deneyip kendimi geliştirmek için Kurumsal-Patron şirketi karışımı bir yerde işe başladım. Bu dönem de en az yukarıda anlattığım dönem kadar öğreticiydi. Çünkü beni zıvanadan çıkma seviyesine orada yaşadıklarım getirdi. Öğrenmenin çeşitli yollarından başıma gele gele acı deneyimlerden sonra öğrenme geldi. ( Naif beyaz yakalının ağlama duvarı yazımı da kafamda planlıyorum merak etmeyin çok eğlenceli olacak.) Çünkü insanlar, insan kimliklerinden çıkmış, sana ve yaptığın işe tamamen kurumsal kimlikle yaklaşıyorlar insani herhangi bir tepki gösterdiğinde “profesyonel olmamak”,”çok naif olmak”, şark kurnazlığı yapmadığın doğru düşündüğün yoldan gitmeye çalıştığın zaman “soft skillerinin yetersiz olmasıyla” yargılıyorlardı. Bu kısmı kendi yetersizliklerime verip onları haklı görüp tamam gelişmek istiyorum dediğimde de o katlanamadığım belli belirsiz yan sırıtışla “öyle kolay gelişmez onlar” diyorlardı. Çünkü şark kurnazı olmak bir karakter özelliğidir çok uğraşman işe esnaf mantığıyla yaklaşıp ne satıyosa onu pazarlaman; çürük elmaya dalından yeni koptu diyip satman gereklidir. Kendi içimde çelişiyor doğrunun yanlışın ne olduğunu göremiyor daha doğrusu o çizginin ne olduğunu kaybetmeye başlıyor, hergün işe lanet ederek gidiyor ve beni motive edecek yeni bir şey bulamıyordum.

Özetle sıkışmıştım ilk 2 ,5 yıl denediğim yaşam tarzına cıks bu olmadı bi de şunu deneyeyim dediğim tarz 1,5 yıl sonrasında beni tamamen insanlıktan çıkarmıştı.    Kendimi motive etmek maksatlı akşam tiyatro kursuna gidip, sabah “bu salak niye böyle davranıyor acaba onu bu hareketi yapmaya yönelten şeyler neler ” diye empati yapıp çözümlemeye çalışsam da olmuyordu sinirlenip herşeyi bırakasım geliyordu.

Yani İstanbul sadece gezilecek , takılınılacak bir şehir değildi. İstanbul katlanmanız gereken insanlar, işler, o insanlara-işlere katlanmak için kendinize çektirdiğiniz işkenceler, her fırsatı sunup her fırsatta da verdiklerini yukarıdaki denklemden bir yerden geri alan bir şehir olmaya başlamıştı. Halbuki dünyanın en güzel şehirlerden biriydi. Nasıl olur da 3-4 yılda bu kadar değişebilirdi. Bu değişimin dışardan değil de içeriden geldiğini, suçlunun(!) içerde bir yerlerde olduğunu farkettim sonra. İçerdekini haklı bulup biraz dinlemeye başladığımda bana biraz değişik birşeyler mi denesen çünkü olmuyor Zümra gördüğün üzere gitmiyor  gibi şeyler söylemeye başladı. Ben de işte tam olarak bu nedenlerden “hadi Ömür yurtdışını deneyelim belki orada böyle olmayacaktır, hem belki yaşamaya vaktimiz kalır da kendimizi biraz dinleyebiliriz” dedim.

Paragrafa yani ile başlanmaz ama:  yani Anne “İstanbul da yetmedi bu kıza” değil, sadece bu kız bir süreliğine de olsa oranın gerçekliğinden uzaklaşıp kendine daha farklısı mümkün mü, mümkünse onun için neler yapabilirim diye bulmak için  gitmek istedi.

Sıkılmayıp buraya kadar okuduğunuz için teşekkürler. Bir sonraki yazıda borçlarımız varken ve çok da paramız yokken dünyanın öbür ucuna geldiğimizi anlatacağım.

Hei kona ra! ( Maori dilinde Hoşçakalın)

Stuckinreverse

( This illustration’s right belongs to http://www.jayspaper.com/stuck-in-reverse)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s