32.Gün

Hayır canım yazı Mehmet Ali Birand’ın programı ve programda ele aldığı konularla ilgili değil. Bugün buradaki 32.günümüz 1 ayı geçeli biraz oluyor. Bu yazıyla beraber 1 ay içinde yaşananları özetleyerek Auckland Günlükleri serisine başlamış olacağım. Arada da B.A ( Bir Arkadaş) ile konuşmalarımız  olacak aşağıdaki gibi.

B.A : Uçak yolculuğuyla beraber mi 32. gün ?

Zümra: Yok şey o dahil değil.

Uçak yolculuğunun merak edilmesini tamamen anlıyorum. Çünkü tam 23 buçuk saat olmakla beraber 1 gün olmayı zorluyor. İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan gece kalkan THY uçağı ile 9 saatlik yolculuk sonrası Bangkok’a iniliyor. Bundan sonra THY size: Hadi evlatlarım artık yalnız başınızasınız bi 3 buçuk saat dinlenin sonra doğru Thai Airway’e diyor. Hayatımda Adana’dan daha nemli bir yer biliyorsam orası da Bangkok’tur. Yani o dinlenme süresi size dinlenme gibi gelmiyor lütfen uçağa bineyim artık diye sayıklamaya başlıyorsunuz kafanız yerine gelince. Neyse aktarmamızı yapıp ikinci parkura, Auckland uçuşuna geçiyoruz. O da 11 saat sürüyor. İlk saatler çok bi sıkıntı olmuyor çünkü hala enerjiniz yerinde ne bileyim ya ekrandan bir şeyler izliyorsunuz ya kitap okuyorsunuz ama son 5-6 saat iyice kayış kopuyor. Bendeki etkileri gözlerimin beyazının sarıya dönmesi, dişlerimi hissetmeme ve mide bulantısı oldu. Gerçi mide bulantısı çok üzgünüm bunu söyleyeceğim ama uçakta sunulan Tayland yemeklerinden kaynaklanıyordu.

Bir şekilde o uçuşu da tamamlayıp yaklaşık bir günün ardından uzun süreliğine karaya ayak bastık. Pasaport ve gümrük işlemlerini tamamladıktan sonra kalacağımız yere nasıl gitsek acaba diye düşünürken İstanbul’a gelen Arap kafilesi gibi ellerimizde 100 kilo ile etrafta dolanıp durduk. Sonra burada da baya aktif olan Uber’i kullanarak Airbnb’de kalacağımız eve geçtik. Ev Ponsonby’de yani buranın orta seviye üzeri denilebilecek suburb’lerinden birindeydi. Kaldığımız bir hafta boyunca kendimi Desperate Housewives setinde gibi hissettim o yüzden. Her yer müstakil ev, apartman yok ‘aa hayırlı olsun kızım yenisiniz galiba, o da beyin heralde’ diyen teyze hiç yok. 65 yaşında benden dinç olup koşan kadınlar var, sabah saatlerinde köpeklerini gezdirmeye çıkan sonra hayatında sizi hiç görmemiş olmasına rağmen size gülümseyip selam veren insanlar var falan.

Ponsonby’de kaldığımız bir hafta jetlagi atlatmaya çalışmak, eşyalı bir ev aramak, etrafı dolanıp ne var ne yok diye bakınmak, banka hesabı açmak ve vergi numarası almak için uğraşmak ile geçti. Ne var canım sanki onlarda demeyin burada her şey yavaş, aksaklıktan ya da iş bilmemezlikten öte hayat felsefelerinin “take it easy”olmasından. Dolayısıyla da bu tür işlemler de zaman alıyor.

Ev konusunu emlakçı Türk çıktığından hemen halletik gerçi. (Buradaki ev kiralama süreçleriyle ilgili daha sonra detaylı bi yazı planlıyorum.) Normalde kiracılardan istenen eski ev sahibinden referans, banka hesap hareketleri gibi bilgileri bizden istemedi. Bakmak için randevu aldığımız  olmasa da onun önerdiği ikinci daireyi 6 aylığına kiraladık. Pahalı ama konumu nedeniyle biz iki “alien” için ideal olan minik bir daire. Taşınma konusunda da bize, Airbnb süresince bizi Kiwi tarzı misafirperverlik ve sıcakkanlılıkla tanıştıran Sarah yardım etti. Sarah’nın arabasına bavulları doldurup evin yolunu tuttuk. “Ben sizin buradaki anneniz sayılırım bir ihtiyacınız olursa yazın” diyerek gerçek bir anne edasıyla bizi eve kadar bıraktı Tabi damarlarımdaki Anadolu gadını kanı durmayıp “Sarah, ben size bir gün Türk yemekleri hazırlayayım da bize yemeğe gelin” dedirtti.

Sonrasında bizim yerleşme işlerimiz başladı zaten sadece kıyafet ve ayakkabılarımız vardı ve ev de eşyalıydı dolayısıyla o işler çok da uzun sürmedi. Ufak tefek şeyler için şehrin dört yanını sarmış bizim “bi milyoncular” gibi olan Japon ve Çin dükkanlarını, dolabı doldurmak için ise buranın BİM’i yok yok ŞOK’u sayılabilecek Countdown’ı kullandık. Zira bir hafta boyunca dışarda yemek yemek hem benim IBS’me hem de cüzdanımıza mini vurgunlar yapmıştı.

Taşınma ve ufak yerleşmemiz bittikten sonra Ömür işe başladı ben de aktif olarak ev hanımlığına başladım. Genel olarak günlerim “work visa’n yoksa başvurma” yazmayan işleri araştırmak, gönüllülük işleri kovalamak, ingilizce çalışmak için plan oluşturmak ve çalışmak, meetup’lara katılmak, buralarda toplu taşıma veya yürüyerek ulaşabileceğimiz güzel yerleri araştırmakla geçiyor.

B.A: Ee sıkılmıyor musun?

Zümra: Tamamen yeni bir deneyim olduğunu  kabul ettiğim için hayır sıkılmıyorum.

Evet, her şeyiyle yeni bir deneyim. Normalde otonoma bağladığım/ız çoğu şeyi, küçük bir çocukmuş gibi ele alıp yeniden bu sefer farklı bir şekilde öğrenmeye çalışıyoruz. Buna karşıdan karşıya geçmek, marketten bir şeyler almak, her yeni gördüğümüz şeye dikkat kesilmek acaba bu ne ya da nasıl diye bakınmak, otobüsün gittiği yolları dikkatle inceleyip ineceğin durağı kollamak, aksan baskın olduğu için insanları 4 değil 16 kulakla dinlemek de dahil.

B.A: Tamam belli sıkılmıyorsun da zorlanmıyor musun da?

Zümra: Kiwilerle iletişim haricinde zorlandığım bir konu henüz olmadı. Tabi bir de henüz yarı “konserve” haldeyim yani kendi seçimimle insanlarla iletişime geçiyorum ve o iletişim de belli konularda oluyor ve artık yavaş yavaş otonom hale geliyor. Komik ve basit bir örnek vermek gerekirse;

Markete gittiğim ilk gün kasiyer “Hohevyüğbieeğn” dediğinde kafamda alarm yanmış “ne istiyor acaba, ne dicem şimdi” diye paniklemiştim. Halbuki adam sadece günümün nasıl geçtiğini merak ediyor ve soruyormuş.

B.A:  Aaağ “How have you been” i bilmiyor muydun?

Zümra: “Canım aksan denen şey beni bitiriyor bildiğim her şeyi unutturup hebele diye geçiştirtmeye çalışıyor” ve Kiwi’ler muazzam değişik bir aksanla İngilizce konuşuyor.

Yani nasıl anlatsam sana, iletişim konusunda süreç şöyle ilerliyor: Kafamda bildiklerim arasında duyduğum bu sese benzer neler var diye kontrol ediyorum, sonra eşleşenlerden o duruma ve ortama en uygununu seçip cevabımı ona göre veriyorum. Yani kasiyere cevabım 1,5 dk falan sonra “Good, fine” oluyor 😀

Tabi Kiwi’lerden çok Japon, Çin, Kore, Hindistanlılarla iletişimde olduğum için bu problem yavaş yavaş çözülüyor.

B.A: Kursa falan mı gidiyorsun, bu kadar milletten insan falan?

Zümra: Hayır gitmiyorum -yani şimdilik- sadece Meetup’a gidiyorum. Zaten Meetup’a gitmesem de şehrin %50’si Asyalı, %25’i Hindistanlı, %10 i Güney Amerikalı, %5’i Dünyalı Backpacker geriye%10’luk bir Kiwi kesimi kalıyor. Yani anadili gibi konuşanlar azınlıkta, dolayısıyla herkes bir zamanlar senin gibi olduğu için senin yanlış cümle kurmanı, kelime bulamamanı anlayışla karşılıyor. Bu ortamda da ilerlemek daha kolay oluyor.

Yani kısaca yeni birşeyler denemenin getirdiği normal zorluklar hariç büyük bir zorlukla karşılaşmıyor insan. Merak ediyor, öğreniyor ve öğrendiği şeyi uygulamaya çalışıyor. Çocukken sahip olduğumuz meraka yeniden sahip olmak da tatlı bir şey zaten.

Yazıyı kapatırken ufak bir fikirden de bahsetmek istiyorum. Yaşadıklarımız yazıyla paylaşmak daha kolay ancak burada gördüğümüz yerleri, denediğimiz yemekleri, neler var neler yokmuşları yazıyla anlatmak zor olacak o nedenle Ömür’ü ikna edebilirsem mini bir vlog serisi başlatarak daha görsel bir günlük de yapabiliriz. (Kanalıma hoşgeldiniz bu ayki favorilerim’e dönüşmeyecek bir vlog tabi)

Okuduğunuz için teşekkürler,izlemek isteyenler için şuraya Newzealander aksanı içeren bir video bırakıyorum.

 

Not: Bu yazıyı yazmaya başladığımda 32.günümüzdü ancak onun üzerinden de bir iki gün geçti ama ben yine de başlığı değiştirmek istemedim 🙂

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s